Osmancık'ta Başarı Belgeleri Sahiplerini Buldu Osmancık'ta Başarı Belgeleri Sahiplerini Buldu
Sevgili oğlum Eğe Alp, sen, hükümeti eleştiriyorsun ya, bende sana kızıp neden telefonu yüzüne kapatıyorum biliyor musun? Bak oğlum! Biz çok zülüm gördük. Başımızdaki II. Abdülhamid Han ki cennet mekândır; bu vatanı korumak için çok mücadele verdi. Bir yanda dönme Yahudiler, diğer yanda masonlar, öbür yanda bunların peşine takılıp onların yardımıyla bu ülkeyi kurtaracağına inana vatansever genç subaylar, bizim olan ülkemizi elimizden aldılar. On yıl geçmeden de bu vatan topraklarını düşmana teslim ettiler. Dayandık, biz Anadolu çocuklarıydık. Bu vatanı kolay kolay düşmana teslim etmezdik. Düşmandan kaçırabildiğimiz silahlarımızla, evlerden topladığımız iaşelerle ve Kazım Karabekir Paşa’nın Ermenilerin ve Rusların elinden aldığı silahlarla, düşmana direndik. Bu savaşta sadece Çorum’dan tespit edebildiğimiz yaşları 20-21 civarında 505 gencimizi, senin büyüdüğün bu Söğüt topraklarına gömdük. Şimdi ne mezarları var ne de bir başucu taşı… Olsun, senin büyük deden de Kafkas Cephesinde yaralanıp, Tokat Hastanesinde şehit oldu ya; onun da ne bir mezarı ne de bir mezar taşı var. Tam savaşı kazanıp, bizim olanı aldık derken, Agoplar, Abdullah oldu ve yine bizim olanı bizden aldılar. Şapka dediler vurdular. Harp inkılabı dediler; dilimizi yok ettiler. Türkçe ezan, Türkçe namaz dediler dinimizi yok ettiler. Baktılar ki, böyle yok olmayacak, köy köy dolaşıp Kuran-ı Kerim okuyanları topladılar. Halifeliği kaldırarak Müslüman âlemini başsız bıraktılar. Savaş sırasında, dedesinin yalısında denize karşı şarap içip, savaş nimetlerinden faydalananlar, savaşı kazandığımızda, B… Konan sinekler gibi Ankara’ya üşüştüler. Yine çırak çıkmıştık. Mustafa Kemal Paşa, bunların ne yapmaya çalıştığını öğrendiğinde, yalandan oluşturdukları ‘’İzmir Suikastı’’ senaryosu ile Paşa’yı Çankaya’ya kilitlediler ve başına da bir komitacı katil diktiler. Artık her şey onların eline geçmişti. Onları engelleyecek ne Kazım Karabekir ne de Rauf Orbay kalmıştı. Öyle ki Paşa’nın can ciğer yakın arkadaşı Ali Fuat bile bu eylemlerden nasibini almıştı. Sonra Paşa, bir de hastalandı. Ne olduğu anlaşılmadan vefat etti. Artık tüm alan onlara kalmıştı. Halka zulümler, bunlara ise tek partinin nimetleri kalmıştı. Kendilerine beyaz ekmek, halka kara ekmek, kendilerine şeker, halka pekmez. Asker ise onların tabiri ile ‘’Gazozcu’’ idi. 1945 sonrası ABD; ‘’Bizim manda yönetimimize girmek istiyorsunuz ama çok partili hayata geçmeniz lazım.’’ dedi: ‘’Ne yapalım, emir demiri keser.’’ dediler ve çok partili hayata geçtiler. Ama baktılar ki, çok partili siyaset ile iktidar zor. O halde bizde dünyada emsali görülmemiş bir şey yapalım deyip; ‘’Açık oy, gizli tasnif’’ sistemini getirdiler. Yani oyunu kime attığını göstererek sandığa atacaksın, sonra sandık başındakiler bir odaya çekilecekler ve sayım yapıp sonucu bildirecekler. Öyle böyle, geldik 1950’ye, halk coşkuyla sandığa gittik ve seçimlerde oyların yaklaşık yüzde 55'ini alan Demokrat Parti kazandı. Bu parti 416 milletvekilliğiyle TBMM'deki sandalye sayısının yaklaşık yüzde 85'ini elde etmişti. Adnan Menderes, Anadolu çocuğuydu. Halk, iktidara geldiğini düşünüyordu. Ama yine yanıldılar. Evet! iktidar ellerindeydi ya bürokrasi… Adnan Menderes’i on yılda yıprattılar. Öyle yalanlar söylediler ki, ‘’Üniversite öğrencilerini, kıyma makinesinde çekip, Et Balık Kurumu tezgâhlarında satarak, halka yedirdiler’’ yalanını bile ortaya attılar. Sonunda genç vatansever Türk subayları ihtilal yaptı. Olsun yine halk kazandı derken, bu sefer de 14’ler olayı ile bunları tasnif edip ne kadar mason varsa, o koltuklara oturdular. Siyaseti ise yine tek partiye devrettiler. 1970’leri kan gölüne çevirdiler. İstedikleri iktidara gelemiyorsa, onlarda sistemin temellerini sallarlardı. Binlerce insan birbirinin boğazını gırtlakladı. 1980’de yine bir mason ve ekibi darbe yaptı. Ama bu sefer, siyaseti devredecek adamları kalmamıştı. Merhum Ecevit bile bunları anlamıştı. Geri durdu. Bu arada bir adam çıktı; bizim gibi konuşan, bizim gibi düşünen bizim gibi iman eden bir adam. Yani adam gibi adam; Turgut Özal. Bizler onu çok sevdik, ama onlar onu hiç sevmedi. Hep yalan yanlışlarla yıprattılar. Ama bu adam da öyle korkup kaçacak cinsten değildi. O zaman öldürelim dendi. Senin baban Turgut Özal öldüğü gün, Çankaya Köşkü’ndeydi ve o akşam, oradan eşyasını taşıyan kişidir. Bununla da bitmemeliydi. Halkın sevdiği adamlar vardı. Bunlarında hesabı görülmeliydi. Adnan Kahveci, Cem Ersever, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Org. Eşref Bitlis, Sivas Katliamı, kimler kimler… En sonunda da Muhsin Yazıcıoğlu… Bugün yine bir halkın adamı iş başındadır. Yine yalanlar, dolanlar ile Türkiye’yi geri götürme çabaları. Türkiye kabuğunu kırmamalı, Türkiye hasta yatağından kalkmamalı. Türkiye silah, makine, gıda üretmemeli. Çok kalabalıksınız, sizi bir yere süremiyorsak, size biçtiğimizi, askeri, ekonomik, kültürel sınırlar içinde kalmalısınız. Ama bu Tayyip böyle mi? Bizim 100 yıldır, dantel dantel ördüğümüz sistemi alaşağı etmeye çalışıyor. O zaman? O zaman, içten ve dıştan bunu yıkmalıyız. En büyük silahımızda Menderes’e yaptığımız gibi yalanlar, kurgular, basın ve günümüzün popüler unsuru Sosyal Medya… İşte bu adamlara kanıp da sen de onların yoluna gidiyorsun ya, o yüzden sana kızıyorum. Sen Anadolu çocuğusun, incitme yazıktır atanı…
Editör: TE Bilisim